29 Ağu 2007
18 Tem 2007
11 Tem 2007
Die(t) Hard 4.0

Geçen hafta mıydı bu hafta mıydı neydi diete başladım. Başlama tarihini hatırlamamamın sebebi muhtemelen bu süre zarfında beynime yeterli protein ve fosforun gitmemesi. Zira bengal gaplanlarına bile taş çıkartacak düzeyde etobur bir kişi olan ben, eti-meti kestim. Geçen gün (günleri de anımsamıyorum ki dün müydü evvelsi gün müydü) öğle yemeği yemedim. Ki böyle bir olay en son ilkokulda tekne orucu tutarken gerçekleşmişti. Dini inançlarımdan vazgeçmem de aynı tarihlere rastlar.
Sonra aynı gün öğle yemeği yemedim madem akşam yemeğini de atlatabilirim bende bu hür irade bu dedication, bu hazzı erteleme yeteneği ve bu yogi sabrı olduktan sonra diyerek akşam yemeği de yemedim. Bu arada hiçbir şey yemedim diyorum ama muhtemelen kafayı yemiş olabilirim. Zira yaptığım diyet değil F tipi cezaevi ölüm orucu. Akşam arkadaşlara gitmem lazım, çünkü kendi irademe güvenemiyorum evde olsam kesin bir yandan Little Caesar's, Domino's ve Pizza Hut'ı arayıp aynı anda 3 tane supersupremextravaganzzaenfesnefissüpersusamlı kenarlı battal seçim pizza sipariş edip, diğer yandan yemek sepetinde semte servis yapan ne kadar çin mutfağı, bolulu hasan usta, urfalı hacı usta, anamurlu çikita usta varsa içlerinde en hızlı siparişi kim yapıyor görmeye hazır vaziyette olacağıma eminim.
Arkadaşlara gittim sağolsun, sadece bir bardak muzlu süt yaptı. İçine dondurma da atayım mı dedi. Hayatımda dondurmalı muzlu süt içmedim ama değişik olur madem at bakalım filan diyorum. Bana kalsa o anda muzlu sütün içerisine patlıcan kebabı, ali nazik, küşleme de atılsa hiç fena olmaz, ya o değil de bir yerde okumuştum inegöl köfteli muzlu süt yapabilir misin diyesim geliyor. İnsanın hep kafasının içinde dolaşan bir iç sesi vardır ya. Şimdi o iç ses midemden geliyor. Ve her zamankinden daha kararlı şeyler söylüyor. İçimden sürekli, Allaam, bugün ölmezsem bir daha ölmem, hadi allahın cezası yap şu lanet olası muzlu sütü, ya rabbi bugünü atlatmama yardımcı ol, yeter artık kapat şu blenderı muz moleküllerine ayrıldı filan diye söyleniyorum. Neyse muzlu sütü içtim, kan şekerim bayılma seviyesinin üzerine çıktı. Nasıl olmuş dedi arkadaş, ya fena olmamış, fena olmamasına da muzu ve dondurması...ha bir de sütü az olmuş dedim. Bir tane daha yapayım istersen dedi. "Yok lan deve, ne sandın sen beni, yuh oha artık, herife bak ya" diye söylendim.
Tek hedefim şu yukardaki gibi bir plaj vücuduna sahip olmak. Tabii bunun için bir yandan da hormon tedavisine filan başlayıp vücuda östrojen yükletmem lazım. O değil de alt tarafı göbeğine güneş kremi süren kızdaki şu coşkuya bak. Anti-depresanlı güneş kremi ürettiler de ben mi bilmiyorum. Neyin nesidir bu neşe?
9 Tem 2007

Diğer liderler haftanın son gününü meydanlarda geçirirken, Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Mehmet Ağar, yağlı güreş yarışlarını izlemeyi tercih etti. Ağar, dün önce 3. Geleneksel Gökbel Yaylası Yağlı Pehlivan Güreşleri için Antalya'nın Alanya ilçesine gitti.
Bölgeye helikopterle gelen Ağar, mehter marşı ile karşılandı. Karşılama sırasında 'Başbakan Ağar' ve 'Terörün kökünü kazıyan adam' sloganları atıldı. Protokol tribününden konuşmasını gerçekleştiren Ağar, Türkiye'nin asla bölünmeyeceğini belirtti. "Er meydanında siyaset yok." diyen Ağar, kısa konuşmasını, "Allah Türkiye'mizi, Türk milletini korusun. Allah'a emanet olun." sözleriyle tamamladı.
Serdar Turgut'u Tokatlamak

Amerika uçuşlarında sorun var (28.06.2007)
serdar.turgut@aksam.com.tr
THY’nin İstanbul-New York uçuşlarında son günlerde bir problem yaşanıyor. Bunlar sadece bir kez olsa sorun etmem. Her havalimanında olabilir böyle aksamalar biliyorum. THY’de son zamanlarda bu iş sıkça olmaya başladı. Ben New York’a çok sık uçarım. Hatta geçenlerde sadece hafta sonu için gidip gelme gibi bir çılgınlık da yaptım ve ağrılarım neredeyse yeni geçti sayılır. Çok uzun yıllardan beri THY ile uçuyorum. Yoldaki bulutların şeklini bile ezberledim sanıyorum. Havaya bakıp o anda hangi ülkenin üstündeyiz onu bile söyleyebilirim.
5 Tem 2007
Noise and Signal 2.0
(McNaughts Comet over Eyre Peninsula South Australia)
Noise and Signal

Desiderata
Go placidly amid the noise and haste,
and remember what peace there may be in silence.
As far as possible without surrender
be on good terms with all persons.
Speak your truth quietly and clearly;
and listen to others,
even the dull and the ignorant;
they too have their story.
Avoid loud and aggressive persons,
they are vexations to the spirit.
If you compare yourself with others,
you may become vain and bitter;
for always there will be greater and lesser persons than yourself.
Enjoy your achievements as well as your plans.
Keep interested in your own career, however humble;
it is a real possession in the changing fortunes of time.
Exercise caution in your business affairs;
for the world is full of trickery.
But let this not blind you to what virtue there is;
many persons strive for high ideals;
and everywhere life is full of heroism.
Be yourself.
Especially, do not feign affection.
Neither be cynical about love;
for in the face of all aridity and disenchantment
it is as perennial as the grass.
Take kindly the counsel of the years,
gracefully surrendering the things of youth.
Nurture strength of spirit to shield you in sudden misfortune.
But do not distress yourself with dark imaginings.
Many fears are born of fatigue and loneliness.
Beyond a wholesome discipline,
be gentle with yourself.
You are a child of the universe,
no less than the trees and the stars;
you have a right to be here.
And whether or not it is clear to you,
no doubt the universe is unfolding as it should.
Therefore be at peace with God,
whatever you conceive Him to be,
and whatever your labors and aspirations,
in the noisy confusion of life keep peace with your soul.
With all its sham, drudgery, and broken dreams,
it is still a beautiful world.
Be cheerful.
Strive to be happy.
Max Ehrmann, Desiderata, Copyright 1952
3 Tem 2007
Fenerbahçe Sky

Automatic Toilet

Cumhuriyet Yürüyüşü
26 Haz 2007
Bias (1)
A bias could, for example, lead one to accept or deny the truth of a claim, not on the basis of the strength of the arguments in support of the claim themselves, but because of the extent of the claim's correspondence with one's own preconceived ideas. This is called confirmation bias.
Bias kelimesine Türkçe olarak bulabildiğimiz karşılıklar; sapmak, yanlılık, eğilim, önyargı, peşin hüküm, taraf tutma, meyil...önyargı veya peşin hüküm kelimesi daha uygun gibi sanki. Belki de tam olarak karşılık bulamadığımızdan olsa gerek bias'lar konusunda halkımızın çok fazla bilgi sahibi olmadığını düşünüyorum. Biraz da bu konuya takmaya karar verdim.
Funky and Groovy
Why Did You Do It - Stretch
I've been thinking about what you have done to me
The damage is much deeper than you'll ever see
Hit me like a hammer to my head
I wonder were you pushed or were you led?
Why did you do it? Why did you do that thing to me?
Why did you do it? Why did you do that thing to me?
The only one who knows the truth,
Man, that's him, me and you.
My friends they listen to the things I say
They listen and they hear more everyday
But I know they never understand it
Because it was no accident, you planned it.
Why did you do it? Why did you do that thing to me?
Why did you do it? Why did you do that thing to me?
The only one who knows the truth,
Man, it's him, me and you.
One, two
I've been thinking about what you have done to me
The damage is much deeper than you'll ever see
Hit me like a hammer to my head
I wonder were you pushed or were you led?
Why did you do it? Why did you do that thing to me?
Why did you do it? Why did you do that thing to me?
The only one who knows the truth,
Man, that's him, me and you.
12 Haz 2007
Karakter Analizi 1: Eğitimli Asi Çocuk Dağhan
Dağhan tatilde Olympos'a gider. Haftasonları Cihangir'e takılır. Lost izlemeyi ve tost yemeyi sever. En sevdiği yönetmen Pedro Almodovar'dır. Şu Pedro da Amma davar diye espri yapmayı ihmal etmez, arkadaşlarını da bu esprisine her seferinde anırarak gülen insanlar arasından seçmiştir. Trainspotting ve Requiem for a dream filmleri favori filmleridir. Biradaki seçimi ulusalcı bir seyir izler. Ya sıcak tekel birası veyahut fıçı efes pilsen'den şaşmaz. Asi ruhlu olduğundan V for Vendetta, 1984, Motorcycle Diaries, Fight Club gibi sistem karşıtı filmlere hasta olur. Kendini filmdeki insanların yerine koyar. Janis Joplin'i belki hayatında 5 kez dinlemiştir ama bu bile onun hayranı olmasına yetmiştir. Leonard Cohen'i dinlemese, Boris Vian'ı okumasa, Can Yücel şiir dinletisinde bulunmasa, Hıdırellez şenliklerine katılmasa olmaz. Çingeneyle çingene olur, eşcinselle eşcinsel olur, dadaşla dadaş olur. Taksi şoförleriyle harbi muhabbet yapmaya çalışırken yüzüne gözüne bulaştırır. Evinde en az bir Manu Chao albümü, bir Che Guevara posteri, iki adet postal, bir adet parka, bir şişe şarap ve 4 adet açma halkası bulunmaktadır. Dağhan tepkiseldir. Toplumun kendisini anlamadığını, herkesten farklı olduğunu, herkesin kendisinden daha aptal olduğunu fakat kendisinin algılarının (büyük ihtimalle kullandığı psikoaktif maddeler nedeniyle) son derece açık olduğunu düşünür. Dağhan'ın özel zevkleri mitinge katılmak ve porno izlemektir.
4 Haz 2007
TRT vs. Youtube
Yine de televizyonun olmadığı dönemleri yaşayan dedemin mahrumiyet anlayışı ile benimkisi oldukça farklı. Dedemin hayattan bir ipod beklentisi hiç olmadı, gramofonla bile 50 yaşında tanışmış. İstiklal harbi sırasında beyaz ekmeği kara somuna katık eden bir insanın diyet yapmak gayesiyle fahiş fiyatlara satın alınan kepek ekmeğine, çavdar ekmeğine, grissiniye harcanan paraları anlamasını beklemek de yanlış olur. (Kaymaklı ekmek kadayıfını yemeyi biliyosun ama Dedee!!)
Asıl konumuza geri dönelim. TRT'nin tekel olduğu dönemde, insanlar yine aynı aptal kutusuna bakıyordu. Belki ekranlar LCD veya Plazma değildi, hatta belki renkli bile değildi ve çok ufaktı. Yine de şimdikinden daha konsantre bir şekilde izliyorduk programları. Mesela Eurovision olurdu, milli mesele yapıp televizyona kilitlenirdik. Şerrefsiz Yunanistan sanki dedelerini İzmir'de denize dökmüşüz gibi sürekli puanımızı kırardı. Düşününce ben de hak veriyorum adamlara. Benim dedemi de biri denize dökse ben de puan verme konusunda bonkör davranmazdım. Bir an için dedemi üzerinde mayosu ve paletlerle birlikte tramplenden aşağıya atan bir Yunan palikaryası düşüncesi geldi aklıma... çok ürpertici bir düşünce.
Eski eurovision zamanlarında Türkiye adına çok nefis insanlar katılıyordu yarışmaya. Aman petrol, canım petroller, işte opera'lar, halley kuyruklu yıldızı üzerine yazılmış şarkılar. Belki ses yok, müzik yok, şarkı yorumu yok, koreografi yok, dans yok, kocakafa Kenan'ın götünden uydurduğu Türkçe'yle "shake it up, shekerim" gibi "benzersiz bir sound" yakaladığı parçalar da yoktu belki ama buna rağmen o dönemin şarkıcılarının anlamsız kendine güvenlerini takdir etmemek mümkün değil. Hakikaten o dönemlerde eğer bunlar Eurovision'da ülkemizi temsil edebiliyorsa, ben ileride çok büyük müzisyen olacağım dediğimi günleri çok net hatırlıyorum. Rol modeli konusunda hatalı referans seçimi insanı hayal kırıklığına uğratabiliyor.
TRT'nin tek kanal tahakküm döneminde, konsantrasyonumuz hat safhada Arhavi'nin yöresel lezzetlerinin neler olduğunu, doğru ahmet'in trafikte ezilmemek için neler yapmamız gerektiğine ilişkin öğretilerini, Oba makarna reklamını, komedi dans üçlüsünü (ki ben bunları eskiden komik bulurdum), MFÖ'yü, Tolga Han Dans Grubunu, Cenk Koray'ın soğuk esprilerini, Seyyal Taner'in Naciye'sini, Erkan Yolaç'ın evet-hayır yarışmasını izlerken buluyorduk kendimizi. Hatta yayın kesildiğinde ve ekranda sadece necefli maşrapa olduğunda dahi gözümüzü ayırmadan ekrana bakıyorduk.
Bu sayede ben o dönemde çok değerli bilgiler edindim. Mesela, hayatımın hiçbir döneminde musiki eğitimi almamış olmama rağmen bir yerlerde Türk Sanat Müziği çaldığında, hiç zorlanmadan tüm parçalara ezberden eşlik edebiliyorum. Algımız açıktı çünkü bir şekilde öğrenmişiz demek ki. Yoksa Judas Priest, Iron Maiden, Guns and Roses dinleyen birinin muhayyer kürdi makamını biliyor olmasını nasıl açıklayabilirsin? Bir yerlere gidiyoruz bir fasıl heyeti filan geliyor. Yeni nesilden kimse şarkıları bilmiyor, bir tek ben tüm şarkılara üstelik makamlarıyla eşlik edebiliyorum. Antiparantez annemin adı Nalan Altınörs Saatçi veya Samime Sanay filan da değil.
Bununla da kalmıyorum, teke zortlatmasından trakya Karşılamasına kadar tüm halk oyunlarını oynayabiliyorum. Halay da başı çekiyorum, horon tepiyorum, zeybek dövüyorum, teke zortlatıyorum filan. Yeni nesil maalesef Korhan Abay'ı bilmiyor, Bedia Akartürk'ün o kulakları çınlatan sesinden bir yeşil başlı gövel ördek türküsünü, Rıza Silahdeposu'ndan Bebek Sevgilim'i, Nilüfer'den Mor Menekşe'yi dinlemeden büyüyor. Barış Manço'nun posta adresini (Barış Manço Moda 81300 İstanbul), kafasını emme basma tulumba gibi sallamanın ne demek olduğunu, aerobik yaparken kullanılan alın bantlarının ne kadar cool göründüğünü, disko topları ve votkalı vişne suyundan ibaret diskoların o kendine has havasını, ürün portföyü bayat kuru pasta, limonata ve yapım tarihinin üzerinden en az 3 ay geçmiş ve kimsenin satın almaya cesaret dahi edemeyeceği sahte çikolatalı bozuk kremalı pastalardan oluşan pastaneleri, varolan depresyonunuzu daha da fazla artırmaktan başka bir işe yaramayan piyanist şantör takımını, Harika Avcı'da vücut bulan yoluk ve kabarık saç modelini, pantalonlarını renkli şeritli beyaz havlu çoraplarının içine sokarak sanki kıçına elektrik verilmiş gibi break dance yapan gençleri, comancheroyu, can ile tomtiniyi, küçük emrah ile ceylanı, serpil çakmaklı ile ahu tuğba rekabetini, commodore 64'e kafa ayarı yapmayı, 1 litrelik cam şişeden coca-cola içmeyi, Thomas Anders'i, Dieter Bohlen'i, samantha fox'un memelerini, rıdvan dilmen'in çalımlarını, eye of the tiger'ı, the final countdown'u, kumaş pantalon altına giyilen spor ayakkabıları...vs. bunları bilmiyor maalesef gençlerimiz.
Ben isterdim ki onlar da bilsinler bunları. Acıların paylaşıldığında azaldığına inanıyorum çünkü. Ne pis bir jenerasyona denk geldiysek, çağ atlıyoruz çağ atlıyoruz geyiğiyle çaktırmadan ebemize atlamışlar haberimiz olmamış. Youtube konusuna bilahare geleyim. Sinirlerim bozuldu biraz. Yayında emeği geçen herkesin de ta...
28 May 2007
Fondip
Biri bir şey söylüyor. Karşıdaki başka türlü anlıyor. Bunu sürekli olarak yaşar oldum. Kimsenin kimsenin ne söylediğiyle gerçekten ilgilendiğini düşünmüyorum. Hiçbir zaman bu noktaya geldiğimi anımsamıyorum. Gerçekten. Birileriyle diyalog kurmak gerçekten çok zor. Diyalog kelime anlamı olarak, iki veya daha fazla taraf arasında geçen karşılıklı konuşma demek. Sadece bu kelime anlamından yola çıkarak olsa gerek, insanlar karşılıklı konuşuyor. Biri bir şey söylüyor. Diğeri başka bir şey söylüyor fakat iki taraf da kendi kafasından geçenleri konuşuyor. Fakat diyalogun asıl anlamı bu değil. Yunanca dia ve logos kelimelerinden meydana geliyor ve anlam akışı manasına geliyor aslında. İki taraf birbiriyle konuşurken ortada bir anlam akışı olması gerek. Aksi takdirde skerim ben böyle konuşmayı afedersin. Platonik diyalogları ele alalım. Platonik diyalog derken Platon'un yazdığı, genellikle Socrates (brezilyalı futbolcu değil Sokrat) ile bir başka kişi arasında geçen diyalogları kastediyorum yoksa mahalledeki kıza aşık oldum, bir türlü kendisine açılamıyorum diye arkadaşınla konuşmanın da platonik bir diyalog olabileceğini düşünebiliriz. Ne yapıyordu Platon, Sokrat'ı bir başkasıyla tartıştırıyordu. Ortada tartışılan bir konu oluyordu ve tartışan kişi ortaya bir hipotez atıyordu. Sokrat bu hipotezle ilgili ortaya çıkan karşıtlık durumunu çözmek üzere örnekler sunuyordu. Karşı taraf hipotezinden vazgeçiyordu. Neticede bir çözüme ulaşılıyordu. Veya bana öyle geliyor. Milattan 400 yıl önce Atina'da insanlar konuşarak anlaşabiliyordu yani. Fakat milattan 2000 sene sonra İstanbul'da, kimse kimseyi dinlemiyor, kimse kimseyle anlaşamıyor. Bir miktar baldıran zehiri bulsam fondip yapıcam şerefsizim...22 May 2007
Love Shack
Love Shack diye bir şarkı vardı. Bunu dinlerken şarkıda geçen Love Shack kısmını ben, Yavşak diye anlıyordum küçükken. Şimdi doğru anlıyorum ama böyle söylemek işime daha çok geliyor.
http://www.amazon.com/Love-Shack-B-52s/dp/B000002KWK
satın almak istiyorsanız tıklayın.
7 May 2007
2 May 2007
Peace





